19 Aralık 2011

Kadıköy'de Trabzonspor'a "Zero Tolerance"


“Şampiyonluğu perçinlemek için kazanmak zorunda olduğumuz bir maç” diyerek çıktı Kocaman'ın öğrencileri sahaya. Tribün ve dışındaki kanaryalar ise sadece 3 Temmuz'dan sonra yaşanılanlar için değil, geçen sezon durmadan Fenerbahçe aleyhine konuşmalar yapan Trabzonspor'lulardan birkez daha intikam almayı düşleyerek geçti yerlerine... Öyle ya, Trabzon'da yağmur yağsa, heyelan olsa bunu Fenerbahçe'den bilecek bir anlayış hakim son yıllarda...

Geçen sene belki de şampiyonluğu Kadıköy'de kaybettiğini unutan Trabzonspor'a “konuşma” “savaş” diye bir şans daha geldi ama son 10 yıldır bu sahadan kaybederek çıktığını unutmuş olan Trabzonspor yine kaybetti. Fakat maç sonunda Şenol Hoca'dan yine Fenerbahçe'ye taş atan talihsiz bir demeç geldi ; “Korkak Oynadılar”...

Bu sezon hiçbir maçın teknik anlamda yorumlarına giremiyoruz. Çünkü 3 Temmuz'dan beri sıradan bir lig maçından çok daha fazlasını oynuyoruz tüm camia olarak... Bu yüzden öyle birkaç maç kazanarak rahatlamasını da kimse beklemesin Fenerbahçe'nin...

Teknik konularda eleştirebilirim ama Kocaman'ın takımı nasılda birlik ve beraberlik içinde tuttuğu her futbolcusuyla nasılda iletişim kurduğunu gözardı edemeyiz. Saha dışında, kulüp içinde yalnız adam görüntüsünde olan hoca'nın tüm takımın bir lideri olduğu çok açık. Golden sonra oyuncuların hocalarına koşması ise bu inancımızı destekleyen güzel bir fotoğraftı sadece...

Oyuna, tribünlerin müthiş gösterisi, uğultusu ve desteğiyle ve en olabilecek kadrosuyla başlayan Kanarya bildik paslaşmalarını yaparken Trabzonspor'un da önde çok adamla basmaya çalıştığını görüyorduk... Gole kadar oyunun hakimiydi Fenerbahçe. Golden önce 2 Alex pasıyla gözlerimizin pasını silen Kaptan, sonraki kornerinde Topuz'a golü attırınca bir daha da ortada gözükmedi. Rakip 10 kişi kalmıştı ama Fenerbahçe'nin de 11 olduğu söylenemezdi Alex'le...

Golden sonra bir türlü topa sahip olup, sakin oyuna geçemedi Fenerbahçe. Üst üste kaybeden Trabzonspor'un “son şans” olarak tutunmaya çalıştıkları maçta müthiş enerji harcayıp, çok koşup çok mücadele ettiklerini gördük. O kadar önde basıyorlardı ki, 10 kişi kaldıktan sonra orta alanları çok boşalıyordu. Bu dakikalarda bir türlü beklenen ikinci gol gelmedi. Gol gelmedikçe Trabzonspor'un direnci artıyor, ön tarafta Alex, Semih, Stoch üçlüsü ise oyundan düşüyordu... Bu yüzden orta alanda en çok Selçuk ve Emre hırpalanıyordu. Bu hırpalanma ikisinin de sedyeyle maçı terketmesini sağlıyordu. Bu yüzden Kocaman orta'ya yine sevdalısı Christian'ı alıyor ama nedense sahada sadece duran (yürümüyordu bile) Alex'i değil, Semih'i çıkartıyordu...

Halbuki bizim gönlümüzde, orta alanı boşaltan Trabzonspor'a karşı Kaptan'ın yerine Stoch'u çekip kanatlara Caner ve Dia'yı alarak kanatlandırması geçiyordu Kocaman'ın ama öyle olmadı. Kocaman centilmendi, rakip 10 kişiyse bizde 10 kişi kalalım dercesine Alex'i bıraktı sahada. Üstelik Alex'i forvete gönderdiği Galatasaray derbisinde rakipten 3 yediğimizi unutarak...

Maçta ön plana Kesimal'ı çıkartmak gerek. Nazar değmesin bir döndü pir döndü ve sanırım Bilica ile bir yabancı kontenjanı açılmış oldu. Hoş geldin Serdar...

Sonuç olarak oyunun değil skor'un çok önemli olduğu ve birlik beraberliğin perçinlenmesi adına çok önemli bir maçı daha geride bıraktık. Futbolcuların geçen sen akıttıkları alınterlerinin hâlâ Kadıköy'ün çimlerini sulamaya devam ettiğini görüyoruz...

Fenerbahçe paunları topluyor, tarlalar ekiliyor ve ekinler büyüyor...

13 Aralık 2011

Güzel mücadele, güzel goller, güzel sonuç




Her hafta, her gün, her maç “şimdi ne olacak peki” diye sorarak çıkıyor Fenerbahçe'li oyuncular maçlara. Bugün de tahliyeler var, stad cezası kalkanlar var gündemde. Fenerbahçe'de ise, bırakın tahliyeyi, tercüman Samet'in bile stadlara giriş yasağı daha kalkmadı. Gel de, böyle ortamlarda her hafta eleştirilerek maçlara çık ve oyna. 15 maç'ı geride bıraktı kanarya ve arkasına rüzgarı almış ezeli rakibi ile birlikte ligin zirvesini koruyor hâlâ inatla...

Geçen hafta'nın kadrosunun neden hepimizi şaşkına çevirdiği, bu hafta çıkan 11'in maça başlama hızından da anlaşılıyordu. Christian ve Bienvenu'suz Fenerbahçe disiplinli, dinamik ve dikine bol pasla rakibi şaşkına çevirdi ilk yarıda ve müthiş paslaşmalar yaptı. 5 net gol pozisyonundan en zor olan 1 tane'yi Güiza'vari bir vuruşla Semih gol yaptı...

Özellikle ilk yarı harika paslaşmalar seyrettik takımda. Yine ligin açık ara en çok pas yapan takımı özelliğini korudular. Fakat bugün daha dikine oynamayı başardı Fenerbahçe. Bunda kesinlikle Christian'ın kadroda olmamasının ve takımda Stoch'un olması etkendi...

15 maç geride kalırken bugün yeni bir transferi de vardı Fenerbahçe'nin. Yarın da sakallarını kesmezse savcı'nın Hizbullah'la ilişki kurmasından korktuğumuz Serdar Kesimal'di bu oyuncu. Nihayet kadroya girdi Serdar ve hiçte fena gelmedi Bilica'yı seyretmiş bizlere...

Bugün özellikle Yobo'ya parantez açmak gerek; sezon başından beri devamlı değişen partnerlerine rağmen Türkiye'deki tüm stoperlere örnek olacak bir performans sergiliyor. Umarım sezon sonu herşey yolunda gider de, Yobo'nun bonservisini de alırız...

Maçın kahramanı kimdi ? Seçmek zor. Yobo'nun liderliğini yaptığı defans çok iyiydi. Kalede Volkan, Ömer'in bir kafasını müthiş çıkartıp takımın direncini ayakta tuttu. Gökhan Gönül eski Gökhan'dan sinyaller verdi. Bir top çıkarttı bir asist yaptı. Emre orta alanda çok yaratıcıydı. Stoch maçın adamı sayılır; devamlı aradı, araştırdı vurdu aldı verdi attı. Takımın en çok ve en güzel şut atan adamı. Stoch'un attığı tüm goller hep güzel oluyor...Bu adam bu takıma çok yakışıyor... İleride Semih. Umarım geri dönüşü olur bu maç. Attığı gol Semih'in gerçek kimliğini ortaya koyan güzel bir goldu. Aykut Hocam'a selam, Bienvenu Semih diyorum yeniden...

Sonuç olarak, derbi bitti derdi'ni yaşamadı Fenerbahçe ve belki de asıl mücadele yeni başlıyor şimdi. Haftaya, Pazar günü Galatasaray'a karşı son derece ruhsuz oynayan Trabzonspor'la çok önemli olan bir maç var. 15 haftadır Fenerbahçe'nin şampiyonluğuna halel getirmeye çalışan Trabzonspor'u yeşil sahada görmek isteriz...

Biz taraftarlar hazırız, bekliyoruz...

8 Aralık 2011

Arena'da şapkadan tavşan çıkmayınca...

Maç öncesi umudun varmıydi diye soracak olursanız cevabım kesinlikle hayır'dı. Yoo hayır takıma güvenmeme meselesi değildi bu, sıklıkla belirttiğim gibi 4 Temmuz'dan beri devam eden toplumsal Fenerbahçe lincininin süregelen bir halkasıydı bu yaşadıklarımız... İlk defa bir Galatasaray derbisine futbolcusundan tercümanına, idari menajerinden taraftarına, yöneticisinden başkanına kadar bir takımın temel parçalarından yoksun bırakılarak, bu kadar gardı düşürülerek çıkartıldı Fenerbahçe, ezeli rakibinin karşısına. Maç öncesinde hiçbir Fenerbahçe'linin aklında derbi yoktu, onlarcasını kazandığımız bir derbiden alt tarafı bir tane daha oynayacaktık ve kaybetsek ne olacaktı sanki, düşüncesi vardı hep akıllarda bu kadar kaos'un olduğu bir ortamda...

Galatasaray öyle “tekbaşına” bir derbi oynadı ki, bir tane pozisyonda bile bir Fenerbahçe'linin oyun içinde isyanını veya tartışmasını veya hakeme bir itirazını bile göremedik... Maç sonunda dillerde "en centilmen derbi" vardı inadına...

Tüm bunların tersine, ezeli rakibi arkadan üfürülen rüzgarla şişirdiği yelkenleri ile yol almış, stadını, başkanını, hocasını ve futbolcularını yenilemiş ve yıllardır bu coşku'nun arzusuyla çıkmıştı Fenerbahçe'nin karşısına... Bir daha böyle düşürürmüydü Fenerbahçe'yi bilinmez ama bu Fenerbahçe'yi de yenemeseydi artık, adına ezeli rekabet denilen derbi falan da kalmayacaktı artık oynanacak...

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, birde Aykut Kocaman'ın şapkadan tavşan çıkartma gösterisini bu maça eklemesi yukarıdaki senaryonun da tuzu biberi oldu... Bekir'in sakatlanması Bilica'ya forma şansını doğurması ise Fenerbahçe'nin şansızlığı oldu. Ama en büyük talihsizlik, gece'ye Bienvenu tercihi yüzünden, Alex'i forvet'e çekerek başlatan ve onu Ulfaluji, Eboue, Semih gibi azmanların arasına atıp onu ve Fenerbahçe'yi yalnızlaştırması oldu Kocaman'ın. Geçen haftanın yıldızı Stoch'un kulübede kalmasının suçunu tek başına yabancı kontenjanına atmak çok anlaşılır değildi. Haftalardır yokları oynayan Bienvenu'yu sağa çekmek, yıllardır “ben forvet değilim ki” diyen Alex'i santrafor pozisyonuna alıp, orta sahadaki beyni işlevsiz hale getirmek gecenin temel futbol hatası olarak tarihteki yerini aldı. Semih Fenerbahçe'de derbileri en iyi bilen yaşayan çok tecrübeli bir isim. Böyle maçta haftalardır doğru düzgün bir katkı yapmayan Bienvenu'yu sağ'a, Alex'i santrafor'a çekmektense burada pekala Semih oynayabilir ve alışmış oyun düzenini de bozmazdı takımın. Hatasından dönen Kocaman ikinci yarıya bu kurgu ile başladı ama nedense faturayı Emre'ye kesmişti soyunma odasında...

Emre demişken, buradan oyuncu performanslarına geçersek ; geçen sene Beşiktaş maçında kazdığı kuyuyla birlikte defterini kapatamadığımız Bilica, dün gece derbi'de Fenerbahçe'nin fişini çeken oyuncuların en başında geliyordu... Bu takımda, Lugano'yu seyreden, Luciano'yu seyreden, Uche-Hogh ikilisini seyreden gözler, Yobo'nun gösterişsiz ama müthiş temiz ve sağlam oyununun seyreden gözler Bilica'nın bu kadar vurdumduymaz ve formanın ağırlığından bu kadar bi haber ve sorumsuz futbolunu görünce söyleyecek bir laf bulamıyor... Ben söyleyeceğimi Beşiktaş maçı sonrası söylemiştim “Bu adamın bu takımda ne işi var ?”

İkinci ismi yine Christian'a ayıracağım. Geldiğinden beri, hakkında olumlu üç cümle kullanamadım. Devamlı eleştiriyorum, onu beğenen kim varsa kendisi ile birlikte Saraçoğlu'nda maçı birlikte seyretmeye davet ediyorum. Bir futbolcu'nun bir takımı bu kadar eksik bırakmaya, Fenerbahçe'li bir futbolcu'nun bu kadar gamsız olmaya hakkı yok... Dün akşam ki oyunda bir orta saha olarak ne yaptı takımı eksik bırakmaktan başka biri bana söylesin... İlk 45'de Emre'ye faturayı kesen Kocaman'ın Christian sevdasından biran önce kurtulmasını diliyorum...

İlk yarıdaki şapkadan çıkmayan tavşan'ı saymazsak oyunun sonucu bizim için 1-1'miş gibi kabul edilebilir... İlk yarıdaki takımın Fenerbahçe ile alakası yoktu. İkinci yarının ilk 20 dakikasındaki o baskıdan 1 gol çıksaydı tüm Türkiye gibi biliyorduk ki, bu maçın skoru 3-1 bitmeyecekti... Neyse, sonuç olarak ezeli rakibimiz güzel ve etkili bir futbolla, haklı bir galibiyet aldı tebrik etmek gerek...

Geçen haftaki yazımızda ne dedik
“Kazanmak zor, saha içinde ve dışında”...
Bu kaos'tan kurtulmak kolay değil. Taraftara yine büyük iş düşüyor...

Her zaman yanındayız Fenerbahçe'm...

4 Aralık 2011

Kazanmak zor. Saha dışında ve içinde...


Fenerbahçe camiası ve futbolcuları için 4 Temmuz'dan beri başka bir oyun oynanıyor. Adına siyasi deyin veya bir başka şey. Ne derseniz deyin futboldan başka bir şey işte bu. Bugün de bu bilinçle geldik mabede. Sahada rakip kimdi kimsenin umrunda değildi açıkçası. Aziz Yıldırım için 132 yıl hapis istemine bakınca asıl rakibin çok ama çok büyük olduğunu anlıyorsunuz... Ondan sonra bugün Ankaragücü ile oynamışsın, kazanmışsın, iyi oynamışsın kötü oynamışsın 2 gol yemişsin, 4 gol atmışsın, Özer kötüymüş Stoch iyiymiş desen ne olur demesen ne olur ?

4 Temmuz'dan beri devamlı enterasan olaylar oluyor bu ülkede; son 5 maçın skoru biliniyor denildikten sonra, maçlara müdahale etmek yerine Genel Seçimlerin beklenmesi, aniden gerçekleşen TFF seçimleri, Fenerbahçe'nin UEFA CL'den men edilmesi, iddianamenin içinde yer alan başka bir kulübün gönderilmesi ve Başkanı'nın kura çekimine 1 saat kala yurtdışı çıkış yasağının kaldırılması, yasa'nın veto edilmesiyle birlikte iddianamenin aynı anda sunulması her biri ayrıca değerlendirilmesi gereken vahim olaylar... 10 yıllık Akp iktidarında neredeyse ilk defa 4 partinin konsensusuyla hazırlanan yasanın Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesi, 3 Temmuz'dan beri ülkenin Başbakanı'nın bu konu hakkında tek kelime dahi etmemesi akıllara tüm bu olayların sadece şike olduğu konusunda bize hiç inandırıcı gelmiyor pek tabii ki...

Fenerbahçe taraftarı olağanüstü sağduyuluydu bugün. Tek kelime küfür duyulmadığı gibi sahaya yabancı madde atmaya da teşebbüs eden dahi olmadı...Taraftar ve oyuncular yeşil sahada “şikee şikee” diye diye mücadelelerine “onurla” devam ediyorlar... Ancak tribünlerde nedense Aziz Yıldırım tezahuratlarında bir eksiklik bir “nifak” vardı sanki...

Her neyse, işgal yıllarında bir mücadelemiz olmuştu topyekün, şimdi yine işgal var Kadıköy'de. Hazırlanın siyah çoraplılar ikinci “Harrington” mücadelesine başlıyoruz hepbirlikte...

20 Kasım 2011

Kriztian


4 Temmuz'da başlayan toplumsal Fenerbahçe linci'nin son halkasını geçen hafta Seyrantepe'de bir milli maçta yaşadıktan sonra, tekrar mabede, bağrımıza basmaya döndük çubuklu sevdalılarımızı...

Maçın başında, lüzumsuz bir protesto gösterisi sunmaya kalktı kale arkasındaki gönüldaşlar. Gereksiz bir “deplasmanıma dokunma” protestosuydu ki, şu anda Fenerbahçe'nin içinde bulunduğu duruma uygun olmamakla birlikte zamansız bir tepkiydi bu. Hemde tribünleri boşaltmak gibi oyuncuların konsnatrasyonu bozma pahasına... Fakat aynı tribünün “1 Volkan'dır Fenerbahçe” pankartı ise çok anlamlıydı bizce...

Böyle başladı gece. Misafir takımın bandosu ayrı bir tat verirken tribünlere, Aziz Başkan'a ettikleri küfür ise, bandonun arkasına gizlenmiş çirkin yüzleriydi belki de ... Bel altı vurmak bu olsa gerek. Futbol erkek oyunu ise, mertçe oynamak lazım bu mereti, hem sahada hem de tribünlerde...
Alex'in maestroluğunda hızlı başladı oyuna Fenerbahçe. Bu maçta da 2 sakat bırakmıştı kenarda yine. Ziegler ve Yobo yoktu ama Alex 2 maç oynamayarak ve Milli maç arası oldukça dinlenmişti. Boral, ilk kez 11'deyken, nöbetçi'nin ise nöbeti vardı kulübede...

İlk ataklar Fenerbahçe'den geldi. Bienvenu'nun Kadıköy'e alışması adına güzel bir gol vuruşu oldu kafası. Ama golden daha rahat bir pozisyonu dışarıya yollaması içine Guiza kaçmış gibiydi Allah korusun. Gösterttiği kırmızı kart iyiydi ama Fenerbahçe'nin hâlâ bir Niang'ı, bir Emenike'si veya rakiplerindeki gibi bir Baros'u, Elmander'i veya Almeida'sı yok...

20.dakikada iş farka gidecek ve biz bu sefer maçın sonunu rahat rahat izleyeceğiz diye düşünürken, ilk yarı bozuk para harcar gibi harcadı oyuncular pozisyonları. Dakikalar ilerleyip, Fenerbahçe atamadıkça Es-Es'lerin direnci artmaya bizimkilerin temposu düşmeye başladı. Kenarda Aykut Hoca'da derman olamayınca Es-Es'ler yüklenmeye başladılar. Özellikle 60.dakikadan sonrası kâbus'a döndü. Sivas'ta kabul edilebilir bir kötü oyun vardı tamam ama bu sefer ilk defa Fenerbahçe orta sahasını bu kadar buyurgan izledik. Özellikle Emre ile Gökhan'ın tartışmasından sonra gerilen sinirlerin maçın önüne geçmeye ve işlerin kötüleşmeye başladığını gördük. Bu dakikalarda Aykut Hoca'nın kenardan oyunun kontrolünü eline almasını oyuncularını sakinleştirmesini beklerdik.

Fenerbahçe'de Christian diye bir oyuncu var. Gittikçe “Kriz-tian” olmaya başladı. 2 yıldır bu oyuncuyu eleştirip duruyorum. Kocaman'ın kontenjanındanmıdır, Alex'in kankalığındanmıdır nedir bilmem ama bu kadar vurdumduymazlık olamaz. Sezon başı biraz kıpırdadı diye beğenmeye başlayanlar var ama 3 yıldır 5.nci viteste oynayan Gökhan sakatlanıp 2 kez tekledi diye vurup duruyoruz. Bu ne yaman çelişki ? Yürüyerek oynaması bir yana, 10 kişi kalmış rakibine bile atağa kalkma zahmetini göstermiyor. Emre'yle birlikte çok fazla arkaya yaslanıyorlar. Bu da Fenerbahçe'nin hücum gücünü çok düşürdüğü gibi, hızlı çıkmasını da engelliyor. 60-70'ten sonra zaten, Gökhan-Topuz ikilisi yavaşlamaya başlıyor, Alex presi koymuyor böylece rakip çok rahat geliyor. Hele 70'ten sonra Fenerbahçe'mi 10 kişiydi Eskişehir'mi bilemedik...

Solda, Uğur Boral maçtan çok kopuktu ama Boral'ın çıkması Caner'in yerini kıpırdatıyor. Aykut Hocam ne olur Caner'in yeriyle oynama. Orta sahanın en çalışkan en dinamik adamını geriye alınca önünede mücadele etmeyen Stoch'u verdikten sonra Es-Es topyekün bizim kaleye gelmeye başlamış oldu...

Yobo bugün yoktu ama Bekir, herhalde geldiğinden beridir en iyi oyununu oynadı Bilica ile. Bilica bile ilk defa derli topluydu bugün. Maçtan sonra bir dostum aradı; “abi biz Sezer, Orhan, Serdar diye oyuncular almamışmıydık, nerde bunlar diye sordu” sahi nerdeydi bunlar ? Sakatlar, cezalılar, formsuzlar derken çok daraldı kadro. Yük aynı oyunculara çok binmeye başladı.

Maç sonu kaçmakta olan 3 puanı ise 90'da Volkan'ın ellerine tutundu...

4 Kasım 2011

27'de 1 olur böyle şeyler

Fenerbahçe, kaptanını ve onunla birlikte bütün enerjisini haftanın kapanışında bırakınca yeni haftanın açılışına çıktığı zorlu Sivas deplasmanında rekorunu da bırakmış oldu...

Rekor falan önemli değil elbette, mutlaka birgün yenilecekti Fenerbahçe. 3 Temmuz'dan beri süre gelen mücadelenin yeniden şarj olabilmesi için belki böylesi kötü bir futbolla gelen mağlubiyetlere de ihtiyaç var... Yeniden silkelenip kendine gelmek için. Hem futbolcu, hem taraftar hem de camia için...

Geçen hafta 10 kişi maça başlamak, haftanın hem kapanışını hem açılışını yapmak yüksek rakımda soğuk havada, kaygan zeminde zorlu bir rakibe karşı ofsayttan bir golle mağlup başlamak maçın ne kadar zor geçeceğinin de habercisiydi. Üstelik Ziegler'in sakatlanıp çıkmasıyla takımın en formda ikilisinin kurgusu da bozulmuş oldu. Ziegler sakatlanıp Caner'in beke geçmesiyle sol taraf da şalteri indirmiş oldu Stoch'la... Stoch'un irtifa kaybı devam ediyor. Üstelik Semih'e salladığı F.ck Off'da cabası.

Stoch maçın kötülerinden biriydi diyeceğim ama maçın iyi bir adamı yoktu Kanarya'da...Geçen hafta 10 kişiyle 11 kişilik oynayan takım gitmiş, yerine 11 kişiyle 9 kişi oynayan bir takım gelmişti. Burada Sezer ve Christian ise gizli özne olarak görev yapıyorlardı... Çünkü oyunda hiç gözükmediler. Sezer ikinci yarı soyunma odasında haklı bir kement yedi hocasından, sonra da Christian çıktı ama takımın 11'ini değiştirme şansı yoktu Kocaman'ın...

Hoca rotasyon yapmadı diyen çıkar mı bilmiyorum ama kulübeye bakıyorum da maçı çevirebilecek bir tane oyuncu göremiyorum. Kadro dar, sakat, cezalı çok olunca 3 günde bir maçları da çevirmek zor oluyor...

Sonuç olarak Fenerbahçe kötü oynadığı bir maçı 1'i ofsayttan yediği 2 golle kaybetti. Kale içinden 2 top çıkarttı. Koca 90 dakika boyunca biri 53'de diğeri 69'da sadece 2 şut çekebildi. 90+'larda olmak üzere ancak 2 tane pozisyon yaratabildi... Hiç değilse takımın daha fazla şut çekmesini beklerdik bu zeminde...

Sivasspor'u tebrik etmek gerek. Onları izlerken geçen haftaki Fenerbahçe'yi izler gibiydim. Çok inançlı, konsantre ve mücadeleciydiler. Sahanın her yerine koştular ve hep ayakta kaldılar...

Bu sene biz takımı da hocayı'da eleştirmiyoruz. Bu sene mücadelemiz farklı. Geçen hafta dedik ya kazanılan puan'da kaybedilen puan'da 2'yle çarpılacak. Sezon sonu 2 kere şampiyon olacak Fenerbahçe...

Neyse, bir musibet bin nasihattan iyidir. Fenerbahçe'yi şampiyonluğa taşıyan böylesi kötü bir Yeni Malatyaspor yenilgisiydi... Umarım bu mağlubiyet de yeni bir 27'nin habercisi olur...

1 Kasım 2011

Aytekin Durur, Fenerbahçe Durmaz

Çok uzun zamandır sahaya bu kadar bilinçaltı bir önyargı ile çıkmış bir hakem görmemiştim... Bir haftadır Galatasaray'dan özür dileme telaşına düşen MHK, futbol kamuoyunu etkilemek adına hiçbir fırsatı kaçırmayıp, her daim futbol medyasını ve hakem camiasını Fenerbahçe aleyhine tahriklerle tetikleyen Hınç-al ve yandaşları takdire şayan şekilde bu gece görevlerinin başarıyla ifa ettiler. Hakemin bu geceki berbat ötesi performansında bu isimler başroldeydi... Hakemin akıl tutulması yaşadığı maç boyunca verdiği tüm kararlar pozisyondan 5 saniye sonra gelişiyordu.

Fakat zor oyunu bozar. Sahada 10 cesur yürek, tribünlerde on binlerce çubuklu sevdalar bugün Kadıköy'ün bahçesinde bir Fener gibi ışıldayarak bir kez daha küllerinden doğurdu Fenerbahçe'yi...

Artık Fenerbahçe'nin kazandığı her maç 6 puan, kaybettiği her maç 6 puan'dır. Rakipleri 1 yenerken Fenerbahçe 2 kere yenecektir. Volkan'ın dediği gibi bu sene yenilmek yok. Sene sonunda rakipleri 1 kere şampiyonluğu kaybedecekse Fenerbahçe 2 kere şampiyon olacaktır...

Son sözüm taraftara... Tribünler yine günündeydi... Bir spor kulübünün taraftarları ile her branşta bu kadar bütünleştiği başka bir kulüp yoktur herhalde yeryüzünde. 3 Temmuz'dan bugüne hergün dolu dolu Fenerbahçe'yi yaşayan milyonlarca Fenerbahçe'liye helal olsun...

24 Eylül 2011

Fener Kay'seriyi bozmadı


  
Fenerbahçe 6.dakikada sezona fırtına gibi giren Caner'in güzel vuruşuyla golle başlayınca bu sefer stressiz bir 90 dakika izleyeceğimiz sandık. Ama yanıldığımız birkaç dakika sonra ortaya çıktı; bize rahat maç hiç yoktu ki...

Sezonda 4 haftayı geride bırakan sarı lacivertliler henüz ne hafta sonu bir maç yaptı ne de kendi -standart- taraftarı önüne çıktı. 11 günde 2'si en zor deplasman diğer'i cezalı maçlarda verilmeyen son saniye golüne rağmen 10 puanla müthiş bir başlangıç yaptı. Bu kadar kaotik bir ortamda hangi futbolcunun neyi nasıl yaptığına çok da teknik anlamlar yüklemek futbol'un insani yönünü dışlamak demektir...

Fenerbahçe'nin 3 Temmuz'dan beri hangi eylemi normal şartlar altında diye ifade edilebilir ki bu maçını da normal bir şekilde eleştirelim...

Galatasaray'a yeni takım diyorlar ya gülüyorum; dün akşam sahaya çıkan 11'de hangi oyuncuyu geçen senenin şampiyon kadrosunda gördünüz ? Orhan, Bekir, Bilica, Ziegler, Caner, Özer, Gökay, Sezer, Bienvenu... Hangi takımın yeni olduğuna birkez daha karar vermek lazım. Sezonun 4. haftasında İlk 11'de çıkan oyuncuların ilk defa birbiriyle oynadığı bir maçtı bu.

Maça dönersek adettendir yorumlayalım; 2,5 günde maç yapmanın yorgunluğu Alex de çok net bir şekilde gözüküyordu. Alex'in durgunluğuna ilave, orta sahada hem Gökay'ın, hem Özer'in hem de Christian'ın yaratıcılığı eksik oyun anlayışları gol umudu Bienvenu ile arka tarafının konya ovası kadar büyük bir boşluk oluşmasına neden olmuştu ve topların hiçbiri Henri ile buluşmuyordu. Gözlerimiz hep Emre'yi aradı durdu. Alex formsuz ve Emre'nin yokluğunda orta alanda beyni ile ayaklarına istediği komutları verecek akil bir futbol adamına ihtiyaç vardı elbet. Bu yüzden maçın büyük bölümü Ambrabat ile Fenerbahçe defansı arasında geçti. Burada da devreye Joseph Yobo girdi. Nijeryalı'nın soğukkanlı premier lig tecrübesi ile tüm toplara zamanında müdahalesi Volkan'ın kalesinde gol görmemesini sağladı. Bu kadar topçunun gittiği bir dönemde en azından Yobo'nun takımda kalması önemli bir teselliydi bizim için.

Maçta diğer göze batan isim ve geçen maç yazımda sezonun en önemli transferi olacak galiba dediğim Caner'in bitmek bilmeyen enerjisi ve topu rakip alana taşıma arzusu ve emekleri 3 puan'ı almaya yetti. Caner, geçen sene onu sol beke mahkum eden kaderine inat bir performans koyuyor ortaya. Koşuyor, mücadele ediyor, şut çekiyor, orta yapıyor ve dikine oynuyor. Hata yapmıyor mu evet ama bu kadar sorumluluk alan adamın bu hakkı bizce var. Elbette son pozisyonlarda akıl tutulmasına düştüğü anlar olmuyor değil, ama maç temposunu buldukça yakında Caner'i milli takım'da bile göreceğiz. Yeter ki giymeye başladığı formanın kıymetini unutmasın...

Sonuçta Fener kazanıyor. Deplasmandaki müthiş seri sürüyor. 11 deplasman üst üste kazanmak müthiş bir olay.

Neyse, son sözüm, Fenerbahçe taraftarına. Gecenin diğer önemli ismiydi 12 numara. Şartlar ne olursa olsun, sarı ile lacivert arma nerede olursa olsun 12 numara oraya hızır gibi yetişiyor. İster çocuk, ister kadın, ister öğrenci, ister işadamı.

Sarı lacivert yürekler hep çubuklu için birleşiyor. Gün, birleşme zamanı...

21 Eylül 2011

Bu sevda bitmez gönüllerde

Bu maçın yazısına nereden başlanmalı bilmiyorum. Ancak sonunu nasıl yazacağımı biliyorum. Öyleyse son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. İlk defa bu maçta tuttuğum takımın puan kaybetmesinden daha çok birileri için üzüldüm. O da, belki de çoğunluğu hayatlarında ilk kez maça gelenlerin oluşturduğu minik yüreklilerin ve annelerinin maç sonu üzülmelerine üzüldüm... Yoksa bunca badireden geçen takımın 2 puan bırakmasının ne önemi var...

Kimilerinin ille de kupayı da istiyoruz şımarıklıklarına rağmen, kimilerinin de çok iyi transferler yaptık böbürlenmelerine rağmen stadlarının yarısını dolduramadığı bir ortamda gecenin bir vakti iş günü okul günü demeden 45 bini aşkın sarı lacivert çoluk çocuk koşarak geldiler mabede desteğe. Bu çoluk çocuğa, annelerimize, genç kızlarımıza ne kadar teşekkür etsek, ne kadar övünsek azdır... Şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır neden Fenerbahçe büyüklüğü başka birşeydir adı konulamaz dendiği...

Fenerbahçe futbol takımı ve camiası 3 Temmuz'dan beri önce şok, sonra toplumsal linç ve dışlanma sonra da camiası tarafından kimselere nasip olamayacak bir sahiplenme süreci içinden geçip yoluna devam ediyor. Geçen maç yazımızda Aykut Kocaman'ı ön plana çıkarttık. Çünkü hiç şüphe yok ki, gollerde bile düşünceli görüntüsünü bozmayan bu soğuk ama yüreği Fenerbahçe sevgisiyle dolu Kocaman adam bu dönemde yönetimden daha çok sorumluluk almakta ve takımına önderlik etmekte olan bir isimdi. Bu önderlik neticesinde de, onun takımı duruşunu ve direncini daha da kenetlenerek arttırmaktaydı.
 
Bu maçta ön plana çıkan şey ise, elbet dünyada belki de eşi benzeri olmayan çoluklu çocuklu kadınlı teyzeli, 45 bin kişilik farlı bir topluluk önünde sunulan bir futbol gösterisiydi. Futbolcuları eleştirmeden önce bu yaşananları unutmamak, detayları da gözden kaçırmamak gerekiyordu. Üstelik takımın yarısını gönderdikten sonra ve sakatlar ordusuna her maç ayrı bir isim daha katılıyordu. Federasyonun madem kümede kaldınız, öyleyse 11 günde 4 maç oynayın işkencesi de cabasıydı tabi.

Antep'te çok daha farklı oynayan Fenerbahçe, karşısında çok daha sert ve dirençli bir rakip bulunca ilk yarı ciddi anlamda zorlandı. Bu maçta orta alan diye bir şeyin olmadığını Selçuk daha maçın başında sakatlanıp çıkınca anlamış olduk. Ne kadar eleştirsekte gerek Selçuk'un, gerekse de Topuz'un o alana bir direnç bir enerji, bir baskı kattıkları kabak gibi ortaya çıkmış oldu. Dia'nın golü güzeldi evet ama oyunun kendi sahasında oynanan kısmında hiç yok. Christian'ın maçta olup olmadığını anlamak oyuna bir katkı sağlamak adına ne yaptığını anlamak mümkün değil. İleride Semih ve Alex'in zaten pres koymadıklarını biliyoruz. Gökay'ın da tek başına ordan oraya koşması fayda sağlamayınca Manisaspor oyunun başından sonuna kadar orta alanı çok rahat geçtiği gibi, ileride de Fenerbahçe'ye devamlı önde kalabalık basarak top yaptırmadılar.

Manisaspor'un ikinci yarıda 10 kişi kalması koşmayan Fenerbahçe'nin oyunu dengelemesine yetebildi ancak. Caner her hafta performansını arttıyor, golde çok akıllıca davranıp Dia'ya yaptığı asist güzeldi. Maçın sonuna kadar oyunun içinde olan ve devamlı üretmeye çalışan da oydu. Sadece son topları zekasıyla birleştirip finali becermesini de bekleyeceğiz Caner'den. Oynadıkça bunu başaracağını Ziegler'le iyi bir ikili olacaklarına inancımız mevcut.Bu senenin en faydalı transferi Caner olabilir.

Defansta en temel sorunun ağır ve riskli Bilica'dan sonra sağbekte yaşandığı malum. Geçen sene oynadığı birkaç maçta beğendiğimiz Okan Alkan'ın bu yoklukta neden transferine izin verildi bilmiyorum ama keşke o olsaydı. Orhan Şam'ı oynadığı ilk Kadıköy maçında eleştirmek ise doğru olmayacaktır.

İkinci yarı bağıra bağıra gelen Manisaspor golünden sonra maçın bitmesine çok uzun bir süre daha olmasına rağmen, Fenerbahçe'den görmeye alışık olmadığımız bir panik geldi. Tribündeki çoluk çocuğun kakafonik uğultusundanmıdır, yoksa sahada birbiriyle ilk defa oynayan oyuncuların fazlalılığından mıdır nedir bilinmez ama bu panik Fenerbahçe'nin son vuruşlarındaki son toplarındaki akıl tutulmasını da beraberinde getirdi. Alex'in bile bundan etkilendiğini gördük.

Sonuç olarak bu ligin boyu çok uzun. 2 puana üzülmeye gerek yok. Telafisi de mutlaka olacaktır.

Başta da belirttiğim gibi minik kalpleri sarı ile laciverte boyanmış çocuklar için üzüldüm.Ama inanın çocuklar, çocuklar inanın. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler...

Meraklısı için not ;

Oynanan maç sayısı :3
Verilmeyen penaltı sayısı : 2
Verilmeyen gol sayısı : 1

17 Eylül 2011

Sen bizim KOCAMAN gururumuzsun



Fenerbahçe'yi tarihinde şampiyon yapan 2.Türk Hocası bu haklı gururun üstünden sadece birkaç gün geçtikten sonra kendisini ve takımını toplumsal bir lincin içinde buluverdi. Şampiyonluk günü soyunma odasında futbolcuların tezahuratına “artık daha fazla dayanamayacağım” diyerek yumruk şov yapan genç hocanın sezon içinde 18'de 17 yaparken nasıl da kan ve ter akıttıklarını ve yaşadıkları stresi en iyi özetleyen enstantaneydi bu. Ve bu yumruk şov'dan beri geçen 4 aylık süre içinde vakur duruşunu bir gün bile bozmamış hocası, Brezilya. Uruguay ve Senegal Milli takım oyuncularını kaybetmiş, büyük umutlarla alınan santrafor'una forma bile giydirememişken, haksız şekilde devler liginin dışında bırakılırken Emre, Gökhan, Serdar, gibi Milli oyuncularından da yoksun başlıyordu sezona.

İşte tüm bu kaotik ve talihsiz başlangıç sonrası, ligin en zor deplasmanlarından birinde çok önemli bir oyuncusunu daha sedyeyle kenara getirdiklerinde hiç düşünmeden oyuna Uğur Boral'ı aldı Kocaman. Bu hamlenin kendisine geçen sene şampiyonluğu açan, tüm oyuncularından yararlanma ilkesi olduğunu biliyordu şüphesiz. Eldeki tüm oyuncularını kullanıyor hepsine sonsuz güven veriyordu Kocaman. Hepimiz o anda Dia'yı beklerken geçen haftanın formsuz ismini kesip, Boral'a görev verdi. Boral'da oyuna girer girmez skora katkısını yaptı.Yorulduğunu ve kondüsyonunun yetmediğini görünce de eyyam yapmadan onu kenara almasını bilerek her futbolcuya çalışın ve hazır olun ve bu takımın bir parçası olun talimatını vermiş oldu.

Sonuç olarak Fenerbahçe, Kocaman Hoca'sıyla rekorlar kırmaya devam ediyor. 2,5 aydır kolay kolay kimsenin altından kalkamayacağı çok büyük bir sınavdan dik ve vakur duruşuyla ve başarıyla çıkan hocamız, maç sonunda bizim de konuşacağımız günler gelecek elbette derken, belli ki şampiyonluklarına, emeklerine laf atanlara bir mesaj veriyordu ve birgün laf attıkları dilleri yutacaklarını söylüyordu adeta... Bu 2,5 ayda yönetimin bile beceremediğini o beceriyordu, futbolcularıyla kenetlenip camiaya liderlik ederek...

Maç'a dönersek Alex merkezli oyun kurgusunda bir değişiklik yok. Alex'in müthiş performansında da değişiklik yok ve hâlâ onu seyretmek büyük bir zevk. Penaltıyı kaçırırken bile kral... 300.ncü maçına çıkmış kaptan. Dilerim 300 maç sonra da hâlâ Fenerbahçe'nin emektarı olur saha dışında veya içinde...Kurgu aynı dedik oyuncular farklı. Yeni transferlerden yabancı olanları sahadaydı ve yenilerin eskileri aratmayacağı izlenildi. Özellikle Ziegler'in oyun disiplini, skora yönelik hücum katkıları ve Caner'le uyumu harika, asistleri mükemmeldi. Ziegler'in performansından mı bilinmez ama Caner bile Fenerbahçe'de ki en iyi performansı ortaya koyarak gecenin en çalışkan en verimli oyuncularından biri oldu.Yıllardır Gökhan'la sağ tarafta yakaladığımız etkinliği dilerim Ziegler'le solda da kurarız.

Sağ tarafta Topuz sakatlanmadan önce de o bölgede bir sakatlık yaşanıyordu zaten. Sol taraf ne kadar işliyorsa sağ tarafta o kadar kısırdı Bekir ve Topuz'la. Topuz'un sakatlanmasıyla ters ayaklı Uğur oraya girince birden aklımıza sağ ayağıyla yıllarca sol bek oynayan Ümit Özat geldi aklımıza. Defans göbeğinde Bilica istekli ama sakarken, Yobo auta gidecek diye bıraktığı topta çok şımarıktı. Aynıı pozisyonu Premier Lig'de olsa acaba yaparmıydı sormak isterim. Orta alan hamallarından Christian geçen seneye göre çok daha çalışkanken Selçuk'un hatalı pas sayısında ise bir azalma görülmedi.
İleride genç !! Semih'in aklı Bienvenu'demiydi bilinmez ama tutuk ve güçsüz gözüktü. Yeni transfer Bienvenü'nün insanın içinden geçen süratli ve güçlü halini görünce insan, ne Emenike'nin ne de Niang'ın gidişine üzülüyor. Bu kara boğa şimdiden çok can yakacağını gösterdi. Bienvenu diyoruz sana Bienvenu...


Neyse, artık futbol konuşacak diyordu Lig Tv; konuşalım elbet. Fenerbahçe geçen sene sahada ne söylüyorsa aynısını konuşmaya devam ediyor. Rekorlar da geliyor...

Şampiyonluk kupasını isteyenler, kupayı istiyorsanız gelin, yenin, alın....

17 Ağustos 2011

Nurnberg Fenerbahçe maçı sonrası

1,5 aydır üzerlerine çöken ağırlıktan sonra ilk defa hafiflemiş olarak bir maça çıktı sarı lacivertliler. Maçtan daha çok, beraber olmak önemliydi gönül verenler için. İster tribünde, isterse iftar vakti ekran başında, yine kenetlenerek izledik hep beraber sarı lacivert armayı...

Rakip Bundesliga'yı geçen sene 6.bitirmiş Nürnberg'di...

Bundesliga temsilcisini sahasında yenmek önemliydi. Bu maçtan sonra Fenerbahçe tekrardan şampiyon olduğunu hatırlayacak ve Kocaman hocamızın dediği gibi 9 Eylül'de Şampiyon olarak dönecekti yeşil sahalara.... Futbolcular da Şampiyonlar Ligi havasına girecek, yeniden güveni tazelenecekti artık...

Yobo, Santos, Lugano, Emre... Kadroda olmayan çok önemli eksiklikler olarak göze çarpıyordu. Ama medyanın geçen hafta ısrarla alemciler diye damgaladığı Niang sol tarafta her topu alışında rakibini ekarte etmeyi başarıyor, füze gibi şutlar çıkartıyor ve ilk 45'e güzel 2 gol bırakıyordu birisi Dia'nın nefis asistinde...

İlk yarıdaki Fenerbahçe'nin oyunu ve Volkan'ın tüm doksan'a yaydığı müthiş performansı maçı kazandırdı şüphesiz. Volkan demişken, hâlâ çok formda gözüküyor. 3 tanesi ilk yarıda olmak üzere 5-6 müthiş top çıkarttı.

Aykut hoca böyle iyi bir rakip bulmanın da etkisiyle 8 oyuncusunu değiştirdi ilk yarı sonunda. Fenerbahçe formasını yeni giyenlerle geçen sene fazla giyemeyenlerin karma olduğu bu devrede oyuncuların kollektif yapıdan daha fazla bireysel çıkışlar sergilediğini gördük.
Böylece bu yarıda top devamlı rakibe geçti ve Bundesliga temsilcisi ikinci yarı çok önemli pozisyonlarda Volkan'ı geçemese de pozisyonların daha çok sahibi olarak futbol açısından ezdi Fenerbahçe'yi... İlk yarıdaki Dia, Niang, Alex hücum zekasına hiç erişemedi ikinci yarı da Kanarya.

Fazla eleştirecek halimiz yok elbet. Ama yenilerin üzerindeki çekingenliği atamadığı çok belli. Hemen hepsinin titrek hali yüzlerinden okunuyordu... Kolay değildi elbet 1,5 aydır müthiş bir iç sıkıntısı yaşıyordu hepsi...

Yeniler bir tarafa ama bizim müzmin yedeklerin hâli ne olacak ? Boral, Bekir, Uğur, Stoch... Bu oyunculardan bu sene mutlaka daha fazla verim almamız lazım bu transfer güdüklüğünde... Özellikle solbek alternatifsizliği bu senede yüzümüze çarpacak. Vederson'dan sonra hâlâ bir solbek alternatifi yok Santos'un...

Neyse, adı hazırlık da olsa güzel ve anlamlı bir galibiyet oldu bu maç.

Şimdi önümüze bakma zamanı. Artık futbol konuşsun...Özledik...

16 Mayıs 2011

Omuz omuza yürüyoruz şampiyonluğa



Maç öncesi yapılabilecek tüm totemleri yaparak geldik Saracoğlu'na... Çünkü bu gözler, geçen sene Kadıköy'de yaşanan son maçta önce coşkuya ve maç sonrası da  o acı tecrübeye şahit olmuştu. Bu yüzden maçtan önce kimseyle maçı konuşmayarak ve formamı giymeden beklemeye başlamıştım...

Kadıköy gene mahşer-i kalabalıktı...Coşku yüksek, ama yine de herkeste  endişeli bir bekleyiş hakimdi... Sahaya çıkan 11'de de aynı stres ilk dakikalarda kendisini gösterdi. Ankaragücü'nün hücum ağırlıklı kadrosu, Fenerbahçe'ye önde baskı ile birlikte tekme salllamaktaydı ardı ardına...

İlk 20 dakika gerçekten gergin geçti ve futbolcuların üstündeki stres ve baskı dalgası tribünlerin gözünden kaçmıyordu. Trabzon'dan gelen erken gol ve Ankaragücü'nün tekmeyle karışık dirençli futbolu canları sıkmaktaydı. Biran önce gol bulmalıyız düşüncesi ve  kart sınırındaki futbolcuların kart görme endişesi Kadıköy'deki son maçı gereğinden fazla sinir harbine döndürdü. Hele bir ara ceza sahası önünde iki futbolcunun birbiriyle çarpışması tam da geçen seneki Trabzon maçının enstantanelerinden biriydi...

Ama tüm bunlar 20 dakika sürdü...
Penaltı demek Fenerbahçe için 1-0 demekti Alex varken topun başında. Top ile kaleci farklı köşeleri seçerken tribünlerde rahatlamıştı şimdi. İkinci penaltıda yine Alex'in pasını alan Niang'ın çok ustaca topu kaleci'den kurtarıp oyundan attırması ve skorun 2-0'a gelmesi ise maçı bitirdi...

O saatten sonra tribünler bir ara sessizliğe büründüler coşku beklenirken. Çünkü herkes stresten yorgun düşmüş ve duygu patlaması bir rahatlamayla koltuğuna yığılmıştı. Bu arada sahadaki kanaryalar da top çevirmeye başlamışlardı aralarında...

İkinci yarı ise tam bir Alex şov vardı sahada ve tribünler kaptanlarına eşlik edercesine coşkuluydular... Kareografilerle başlayıp meksika dalgasıyla devam eden ve futbolcularla birlikte söylenen marşlarla biten maçta önümüzdeki haftanın planları yapılmaya başlanmıştı bile... Sivas'ta havaalanı varmıydı? Biletler kaç paraydı ? Maç ne zamandı ? Kombineler yenilendimi?  soruları Fenerbahçe'nin golleriyle birlikte yağmur gibi yağıyordu.

Her hafta bu satırlarda Alex için yazılacak kelimelerim bitti, yetersiz kaldı artık deyip bitiriyorum ama Alex durmuyor, yorulmuyor, atıyor,attırıyor. Dile kolay, 5 gol. 4'ü aynı köşeye olmak üzere, 3 penaltı 1 frikik, 1 aşırtma vuruşla coşuyor coşturuyor... Sen çok yaşa kralım. Varsın senin heykelini dikmesinler Kadıköy'e, sen milyonlarca sarı lacivert çubuklu yüreklerin en nadide köşelerinde yıkılmaz bir heykel gibi abidesin zaten...

Alex'in bu müthiş performansında Aykut Hoca'nın sene başında "Onunla 5 yılda 1 kez şampiyonluk var" demesinin payı nedir kimse bilemez ama Alex'in ortaya koyduğu bu insanüstü performansa ne desek azdır... Hâlâ onu birileriyle kıyaslayacakmısınız ? Güldürmeyin kargaları...

Son sözüm ise Ankaragücü taraftarlarına... Yıllardır tribünlerdeyim, ilk defa Ankaragücü'nün bu kadar kalabalık ve hararetli tribünlerine şahit oldum Kadıköy'de ve şaşırdım... Bu kadar agresif, küfürlü ve kalabalık olmaları tuhafıma gitti. Kadıköy'de son deplasmanımız var takımımıza destek olalım diye toplanıp gelmişler !!! Onları her deplasmanda böyle kendi takımlarını desteklerken görmek isteriz... Bursa veya Trabzon diye bağırmaydan tabi...



Neyse, 3'de 3 yapan Fenerbahçe Spor Kulübünün 4'ücü şampiyonluğuna 1 maç kaldı. Mucizeler her zaman yaşanmaz. Papaz da her zaman pilav yemez. Ne dedik geçen hafta "dönüş yok artık"

9 Mayıs 2011

Dönüş yok artık

Saat 22:00’da maçların her ikise de sona erdiğinde koltuğa yığılmış kalmış, yazı yazacak halim kalmamıştı stresten... Fenerbahçe’nin zorlanacağını bekliyordum ama böylesi bir ilk yarı çıkaracaklarını düşünmemiştim... Aynı saatte başlayan bu tip şampiyonluk virajındaki maçlarda golü önce bulan takım, diğer rakibinin kucağına stres bombasını bırakıyor. Uzun süre Trabzon’un 1-0 önde götürmesi de büyük etken oldu sinirlerimizin bozulmasına...

86-87.dakikalarda Buca’nın golünü görünce ekranda gol diye fırlamıştık ama biz yetişipte diğer kanalı açana kadar Umut Bulut’un golü gelmişti. Tekrar Karabük’e döndüğümüzde kulaklarımıza “Trabzon Trabzon” sesleri geliyordu tribünlerden. Son dakikaları 2 kanal’ı açıp kapayarak geçirdik. Bir de baktık ki, Karabükspor’un kalecisi son dakikalarda kalesini terketmiş gol aramaya çıkmıştı Fener ceza alanına.

Maçlar bitmişti... Fener zorlanarak aldı maçını evet ama, Trabzonspor’un direkten döndüğü bu kaçıncı maçtı ? Çekirge’nin bu kadar zıplaması kolay değil.

Son 2 maça girildiğinde ve oynadıkları son 16 maçın 15’ini kazanmış takımın futbolcularını eleştirmek ve maç kritiği yapmak istemiyorum... Hepsini gösterdikleri bu müthiş performanstan ötürü kutluyorum... Bu sefer biliyorum ki kalan 2 maçta da sıkacaklar ve “diğerleri”ne karşı 18.şampiyonluğu kutlayacağız...

Fenerbahçe’de her hafta bir kahraman çıkıp, bayrağı yere düşürmeden taşımayı devam ettiriyor. İçlerinde ikisini ayrı bir yere koymak gerekirse bunlar Alex ve Gökhan olacaktır. Gökhan önceden de başarılıydı ama bu sene ortaya koyduğu futbolun yanında müthiş bir liderlik vasfı da sergiliyor ve adeta Fenerbahçe’nin neferi oluyor her maçta... Her maçı ayrı bir kahramanlık öyküsü onunkisi...

Her oyuncuyu bu kadar mücadelenin içinde tutmayı başaran ve her futbolcudan en efektif verimi almaya çalışan Kocaman’ı da tebrik etmek istiyorum... Sen bizim gençliğimizin duvarlarına posterini astığı Aykut’tun. Şimdi Fenerbahçe tarihine adı kazınacak Kocaman Aykut’sun hocam...

Yolun, yolumuz açık olsun...

2 Mayıs 2011

İyiler mutlaka kazanır



Kadıköy’de coşkulu taraftar henüz 2.dakikada ne zamandır daha çok süre almasını beklediğimiz Stoch’un ayağından güzel bir şutla öne geçince stresin Avni Aker’e geçeceğini sanmış ve o coşkuyla fark geleceğini düşünmüştü... Fakat radyodan gelen kötü haberde Antep’in penaltıyla ve 10 kişi kalmasıyla maça devam edeceğini duymamız moralleri biraz  bozmuştu...

Stoch’tan başlayalım, Twente’nin şampiyonluğunda çok önemli bir yere sahip olan bu pırpır genç adamın her maçta daha fazla oynaması gerektiğini devamlı söylüyorum. Fenerbahçe’nin en değerli hücum silahlarından biri. Mutlaka kazanılması gerekir. Önümüzdeki yıl çok daha büyük başarılara imza atacaktır. Çok enerjik, şut çekebilen, top saklayabilen, adam eksiltebilen bu oyuncunun kondisyon performansı 90 dakikaya çıktığında tadından yenmeyecek...

Fenerbahçe maça yine istekli arzulu ve golü erken bulma adına coşkulu başladı. İsteğini de aldı. Semih’le de birçok pozisyona girdi. Ancak kaçan goller ilerideki dakikalarda başımızı ağrıtacak endişesine son noktayı yine büyük kaptan Alex koydu. Semih demişken; dün tribünlerde sağımda solumda homurdananlar oldu kaçan pozisyonlarından sonra. Katılmıyorum. Bence oldukça hareketli ve istekliydi maç boyunca. Aykut hoca’nın onu sağ tarafa çekmesi onun suçu değildi ayrıca. Tribünlerin, 2 yıldır bize çektirdiği kabir azabını unutmuş Guiza’yı bağırlarına basıp, Semih’i kenara atma ikiyüzlülüğünü ve nankörlüğünü kabul etmem mümkün değil...

İlk yarının 2 farkla bitmesi herkesi rahatlatmıştı ama Aykut Hoca’nın maç içinde taktiksel değişikliğe gitmesi yani Semih’i sağ tarafta, Alex’i ön tarafta kullanma isteği Fenerbahçe’yi etkisizleştirip topu Belediye’ye bırakmaya yetti. Üstelik Guiza’nın oyuna girmesi adına Stoch’un oyundan çıkartılması yabancı kontenjanı ile açıklansa da sonucunda Fenerbahçe’nin hücumu zayıflamış oldu.

Maçtan önce Barca yetkililerinin maça geldiklerini bilmiyordum sonradan öğrendim, şayet Gökhan’ı izlemeye geldilerse baştan söyleyeyim; almaları çok zor. Bu çocuğun, bu formayla bu armayla, bu taraftarla müthiş bir sinerjisi, müthiş bir enerjisi var. Maçlarda onu seyretmeye doyamıyorsunuz. Bu kadar zaman bu kadar üst düzey performansı hangi oyuncu sergiler... Tribünlerin Gökhan Gönül diye inlemesi lazım. Gökhan’ın pasaportunda ay yıldız yerine başka bir bayrak olsa tribünlerin yaklaşımı farklı olacaktır sanırım. Bugün Gökhan Gönül Fenerbahçe’nin en değerli birkaç oyuncusundan biridir.

Bu yazıda da Alex’den bahsetmeyeceğim. Daha önce dediğimiz gibi ona ithaf edeceğimiz kelimeler tükendi artık... O bir fenomendir... Heykeli dikilecek adamdır... Dün akşam Twitter’dan taraftara teşekkür etmiş... Asıl biz teşekkür ederiz sana Kaptan. Büyük kaptan...

Fenerbahçe iyi oynuyor, müthiş mücadele ediyor ve hep birlikte şampiyonluğu istiyorlar. Son 15 maçın 14’ünü kazanmış takımın şampiyonluk hakkıdır. Son haftalarda kaçacaksa bu şampiyonluk yine, varsın kaçsın. Bu emek, bu mücadele bu istek alkışlanır ve iyiler mutlaka kazanır...

http://twitter.com/#!/ahmetceliksungu

25 Nisan 2011

Şampiyon gibi geri dönüş

Fenerbahçe’li oyuncular Cuma akşamı Eskişehirspor’un beraberliği sonrası fişi çekmişler gibi sahaya çıkmışlardı. “Nasılsa kazanırız...” Futbol’un asla affetmeyeceği kavram....

Biz TV’nin başında, 40 bin taraftar stadda kanı çekilmiş gibi izliyorduk sezonun ilk yarısındaki o tuhaf Fenerbahçe’yi... Evet, aynen sezonun ilk yarısındaki futbol’dan pasajlar sunuyordu oyuncular... Ne önde bir baskı, ne bir yardımlaşma vardı. Orta alan kabak gibi açıldıkça Bucaspor arkaya atılan her topta Volkan’la burun buruna geliyordu. Yenilen gollerde ne Lugano ne Yobo ortalıktaydı. Gökhan ve Santos ise en kötü performanslarından birine imza atıyordu... Dejavu bu olmalıydı...

İlk yarıda akılda kalan tek güzel hareket Emre’nin olağanüstü vuruşuydu... Devre arasında soyunma odasında şampiyonluğu isteyen oyuncuların, sezonun ikinci yarısında 11 maç kazandıran isteğin ve arkadaşlığın geri gelmesi gerekir derken, aynı 11’le sahaya çıkan Kocaman’ın öğrencileri, 3’ü de kalelerinde görünce işte o zaman oynamayı hatırladılar ve şampiyonluk masalına müthiş bir geri dönüş öyküsü eklediler....

Kocaman’ın Baroni takıntısı

İlk 11 anlayışını asla bozmayan hocamızın Christian sevdası hiç bitmiyor. İlk yarı sonucundaki 2-1’den bile rahatsız olmayıp, Stoch’u kenarda unutan hocamızın bu takıntısını anlamak mümkün değil. Nitekim hatasını anlayan hocamız 3-1’den 4 dakika sonra Stoch’u oyuna aldı. Ancak çıkan isim Christian değil, Caner oldu. Stoch’un bu tip maçlarda, süratinden, adam eksilten oyunundan ve çıkarttığı sert şutlardan neden bu kadar az faydalanıyoruz bilemiyorum...


3-1’den sonra Fenerbahçe gerçek bir şampiyon gibi yardımlaşmaya, mücadele etmeye başladı. Öncelikle bu dakikalarda Gökhan’ın bizi kendisine hayran bırakan olağanüstü bindirmeleri arka arkaya geldi. Bu bindirmelerin birinde gelen penaltı kararı Fenerbahçe’nin geri dönüşünü alevlendiren hareket oldu. Penaltı tartışılabilir ama Fenerbahçe’nin ortaya koyduğu harika 30 dakika bu penaltı tartışmalarını da gölgede bırakacaktır. Alex’in penaltıda her zaman tercih ettiği köşe yerine kalecinin bu sefer sağını tercih etmesi ve ceza sahası içinde Topuz’dan gelen ortaya havada asılı kalarak 3 Bucasporlunun arasından altın kafa ile vurması, gecenin unutulmayacak karelerindendi ve gene dümenin başındaki kaptan pozisyonundaydı Alex...

Tarih, böyle maçları kazanan takımları şampiyon yazmaktaydı hep... Bu sene Fenerbahçe’nin sezonun ikinci yarısında koyduğu harika mücadele, azim, yardımlaşma ve kollektif futbol şampiyonluğu en çok Fenerbahçe’ye yakıştırmakta... Tıpkı, 2001’de ki Antep maçından sonra ki gibi...

Guiza aşırtır herkesi şaşırtır

Maçın 70.dakikasında oyuna girdikten 40 saniye sonra Semih’in maçtaki en olumlu hareketi olan uzun bir havalı ara pasını tek bir vuruşla aşırtarak yapan Guiza hepimizi şaşırtıyor, ağlıyor ve ağlatıyordu... Helal olsun sana Okçu, bu sefer hedefi 12’den vurdun... Geçen sene kaçırdığı gollerle bize gözyaşı döktüren Okçu bu sefer attığı golle kendi gözyaşlarını döküp helalliğini aldı...

Geceyi 2,5 yaşındaki kızımın 4.golden sonra formasının üstündeki armayı öptüğünü görerek bitirdim ki, işte orada da ben tutamadım gözyaşlarımı...

Fener gol gol gol, şampiyonluk geliyor...

23 Nisan 2011

Fener'in delisiyiz

Geçen hafta bugün, Avea çağırdı bizi...

“Blog yazarlarıyla görüş alışverişinde bulunacağız, siz de gelin” dediler...

“Spor ve Futbol bloggerlarını ilgilendiren eğlenceli bir konu var...”
Şaşırdım tabii, koskoca Avea beni niye çağırıyor ki, dedim... Sonra detayları da paylaştılar, “sizin gibi 10 15 bloger çağırdık, Faruk Ilgaz'da birşeyler yer içer, sonra da maça gidip Fenercell tribününde beraber maç seyrederiz” dediler... Eee bizde davete icabet etmemek olmaz... Hele içinde “Fener” olunca.... Sonra bu kadar değerli blogger varken beni de davet etmeleri açıkçası hoşuma da gitti... Hem de maç heyecanını Faruk Ilgaz tesislerinde erkenden yaşamaya başlayacaktım...

Yemekte Avea'nın genç ve enerjik Fenercell grubu yetkilileriyle ve başta Fenerbahçe'ye tutku vermiş blogger arkadaşlarla tanıştık...

Başta Fenercell ve Sponsorluk üçgeninde görüş alışverişlerinde bulunduk... Lakin ben bizden tam olarak ne istediler ve bunu aldılar mı anlayamadım. Belki de bizde aradıklarını bulamadılar bilemiyorum. Ama biz, sponsorluktan ne anladığımızı ve ne olursa hoş olur-olmaz'ı o heyecanlı ve kısa zaman diliminde dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık...

Mesela ben hep içimde kalan, bir takımın nasıl hem Medical Park Antalyaspor (futbol), hem Medical Park Galatasaray (Kız Basket), hem de Medical Park Trabzonspor (Erkek Basket) olduğunu anlamadığımı ilettim. Taraftar sponsorlukta bile aidiyetin olmasını ister dedim...

Yemek sonrası Fenercell'in yeni açılışı yapılan Fenercell tribününde hep birlikte Antep maçını seyrettik. Tribün tamamen Fenercell'cilerden oluşacak sıcak bir tribün görüntüsünde ama numaralı koltuklara oturmayı anlatmak şart Fenercellcilere... Çünkü Saracoğlun'da kale arkasında bile numaralı koltuğunuza oturmak mümkün...

Neyse, sonuçta Fenerbahçe'nin ana sponsoru olan Avea'nın bu davetini geri çevirmek olmazdı ve Fenercell'in dediği gibi Fener'in delisiyiz ne de olsa... Faruk Ilgaz'ın havasını koklayıp Fenerbahçe'nin içinde yaşayan değerli blog'cu arkadaşlarla da tanışmaktan ve Fenercell tribününde son dakika golüyle unutulmaz bir maça daha tanıklık etmekten son derece memnun kaldım...

18 Nisan 2011

Herşeye Rağmen

Önce Saracoğlun'da, sonra Caferağa'da bitmek bilmeyen bir stres, sinir harbi... Kraliçeler sağolsunlar işi son dakikaya kadar getirip az kalsın orada da bırakıyorlardı.... Ama müthiş bir geri dönüşle ve Caferağa'daki cefakar taraftarın da desteğiyle işi Abdi İpekçi'ye bırakmadan üst üste 6.kez şampiyon olma onuruna eriştiler...

Bu büyük bir başarıdır. Bu herşeye rağmen, dünyada eşi benzeri olmayan tuhaf bir yaptırımın sonunda kazanılmış büyük şampiyonluktur...

Emeği geçenlere sonsuz teşekkürler...


İnancın Zaferi...

Stada gelmeden önce bu maçın çok zor olacağını düşünmekte ne kadar haklı olduğumu anladım maç boyunca. Ancak Tolunay Kafkas'ın öğrencilerinin özellikle ilk yarıda futbolu unutmuş hareketler sergilemesine hakemliği unutmuş hareketlerle destek veren Hüseyin Göcek'te eşlik edince sahada futbolcular, tribünde biz taraftarlar sinirden kendimizi yiyip bitirdik...

Maçın sonunda tribünlerle kavgaya tutuşan Tolunay Kafkas'ın gerek Kayserispor'dan gerekse Gaziantepspor'dan alışık olduğumuz Fenerbahçe psikolojisinin gene hortladığını gördük bu maçta. Ben merak ediyorum Tolunay Hoca'nın Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında neden böyle bir gerginliği olmuyor ? Ve neden ayrıca, koca maç boyunca Çanakkale geçilmezi tekme tokat kavgayla yapmaya çalışıyor anlamak mümkün değil... Oynamaya niyeti yoktu Gaziantep'in. Özellikle ilk 45'de resmen dayak yedi sarı lacivertli oyuncular... Bu arada 2 penaltısı da uçup gitti. Buna seyirci kalan hakeme rağmen, bu kadar gerginlik içinde sahaya ve oyuna müdahale etmeden takımına destek veren sağduyulu taraftarı da tebrik etmek gerek ayrıca...

Sezonun ikinci yarısında sadece 2 puan bırakan sarı lacivertli oyuncularda maçın başından sonuna kadar bir bütünlük içinde kazanma arzusu had safhadaydı. 90 dakika boyunca ortaya koydukları bu hırslı performans 90+4 de nihayet golü getirdi...

Maçta öne çıkan futbolcu oldu mu ? Sanmıyorum. Son haftalarda tüm takım ve tribünlerin bütünleştiğini ve herkesin elini taşın altına sokmaya çalıştığını görüyoruz. Bu inancın bir göstergesi ve bu inançta sonucunu şampiyonlukla taçlandıracaktır elbet...Eğer futbolun biraz adaleti varsa 2006 ve 2010 daki faciadan sonra, bu sezonun büyük sıçrayışını sergileyen Fenerbahçe'yi 2011'in şampiyonu yapması gerekir... Sonuç olarak bu maçta öne çıkan en büyük etken, oyuncuların kazanma arzusu ve hırslarıydı... 11 oyuncu ve yedekleriyle birlikte rakibi sahasına hapsedip devamlı gol bulma düşüncesiydi son dakikada golü getiren... Taraftarıyla oyuncusuyla bir bütünlük, bir inanç sergileyen Fenerbahçe'nin rakibinde böyle bir görüntü yok. Bu nedenle 90+4'de gelen gol yarın Trabzonspor'u da sahaya 1-0 yenik başlatacaktır...

Sonuç olarak bu akşam bir şampiyon gibi rakibi de hakemi de yenerek, girmek bilmeyen topu'da içeri sokup maçı bitiren oyuncuların bu mücadelelerinin sonu 18.şampiyonluktur ve alkışlanmaya değerdir...

ayrıca Milliyet Blog'dayım : http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=1204132

27 Şubat 2011

Fener hedefe kilitlenmiş

Sezonun ilk yarısındaki yardımlaşmayan, koşmayan kırılgan futboldan, 180 derece farkla kollektif takım oyununa dönen Fenerbahçe'nin son 5 haftada kazandığı zorlu maçlar büyük bir özgüven yaratmıştı hem futbolcularda hem de tribünlerde. Bu özgüven ve rahatlık içinde yerleşti , Kadıköy'ün taraftarları ve futbolcuları yerlerine.

Ama zordu işte, Trabzon, Manisa, Kayseri, Beşiktaş trafiğinden hasarsız çıkıp, ligin sonuncusuna konsantre olabilmek...İşte bu sebeple son 4 maçındaki gibi saldırarak başlamak istese de ayakları, izin vermedi oyuncuların buna kafaları... İlk yarının yarım saatinde top Fenerbahçe'de kalmış olsada ne etkili bir pozisyon ne de ciddi bir atak geliştiremedi Fenerbahçe.

Özellikle geçen haftanın yıldızlarından Dia'nın kırılgan yapısı ve Niang'ın düşük performansına Emre'nin de fazla agresif ve verimsiz oyunu eklenince önde baskı kurup etkili atağa çeviremediler oyunu bir türlü. Tüm bunlara Gökhan'ın sakat sakat oynaması ve ilk yarıda sakatlandığı bölgeden darbe alması da eşlik etmekteydi...

Ama Fenerbahçe'de bir oyuncu var ki, takım ne zaman bir hızıra ihtiyaç hissetse o hemen yetişiveriyor. Hakem frikiği verdiğinde topu o kadar çok elinde evirip çevirdi ki sanki gol olsun diye topla sevişiverdi ayaküstü ve o sihirli sol ayağı ile kalecinin soluna gönderdi topu. Böylece hem takımını hem tribünde buz gibi havada donan bizleri strese sokmadan 1-0 yapıverdi skoru...

Bu maç da Antalyaspor maçı gibi, oynanan oyunun ne olduğuna bakmaksızın kazanılması gereken bir maçtı. Bu nedenle eleştirilerimizde futbolun içindeki psikolojik faktörleri gözönüne alarak yapmalıyız...

Fenerbahçe'de kaptandan başka öne çıkan oyuncu yokmuydu ? Vardı tabii, özellikle de Volkan... Geçen hafta Almeida ile karşı karşıya kaldığı pozisyonda gole izin vermeyince gerçek yıldızın kim olduğunu tüm Türkiye görmüş oldu. Volkan iyi kaleci, eskiden de iyiydi ama şimdi en olgun dönemlerini yaşıyor. Üstelik son derece konsantre. Eskiden maç içinde gidip geldiği zamanlar olurdu. Ama şimdi dikkat edin, çok istikrarlı oyunlar çıkıyor. Şampiyonluk iyi kaleci olmadan gelmez...

Ve tabii ki, Selçuk... Saracoğlu müdavimleriyle yıldızı pek barışamayan ama her maç üstüne koymaya devam eden Selçuk... Kimler geldi geçti ama Selçuk'u kesemedi... Yine orta alanda dinamo gibi çalıştı. Evet hata yapıyor ama üst düzey mücadele ediyor, koşuyor ve hep ayakta kalıyor. Selçuk, Topuz ve Emre ile müthiş bir üçlü oluşturdu. Bu performansı ile formasını kaptırması çok zor... Bravo Selçuk... Selçuk'a laf edenler milyonlarca avro alan ve birtek Rıdvan Dilmen ile Kocaman'ın beğendiği Christian'ı getirsinler akıllarına lütfen...

Gökhan Gönül'ün sakat sakat oynama meselesi ise beni biraz üzdü. Açıkçası bu kadar sakatlıkla boğuşan bir oyuncunun dinlenmesi taraftarıyım. Ancak Bekir'in cezalı, genç Okan'ın da sakat olması nedeniyle belli ki Gökhan bir fedakarlık daha yaptı. Gökhan Gönül Avrupa'nın en iyi 3-5 sağbekinden biri olarak bu sene her zamankinden daha fazla parlıyor ve biyonik adam olma yolunda da ilerliyor maşallah...

Fenerbahçe kazanmaya devam ediyor ve bu da rakiplerinin sinirini bozuyor. Volkan Babacan'ı zor durumda bırakan Sadri Başkan bile yoldan çıktı. Yarın eski Trabzon'lu Şota'nın takımı maçı kaybederse biz nasıl düşünelim Başkan ?

Neyse, son sözüm hafta içi annesini kaybeden genç Mert Günok'a; başın sağ olsun kardeşim. Acın acımızdır...